Elysium: Yeni Cennet İle Ağlayacaksınız

elysium yeni cennet

ORİJİNAL ADI: Elysium  YÖNETMEN: Neill Blomkamp

OYUNCULAR: Matt Damon, Jodie Foster, Sharlto Copley, Alice Braga, Diego Luna, William Fichtner

YAPIM: 2013 – ABD SÜRE: 109 dk. DAĞITIM: Warner Bros.

Belki “Bilim kurgular da Ağlatır!” başlığı fazla iddialı gelmiş olabilir, klişe sayılabilecek hikaye her seyirci üzerinde aynı etkiyi yaratmayabilir ancak bu, “Elysium: Yeni Cennet”in her halükarda çarpıcı ve etkileyici bir yapıt olduğu gerçeğini değiştirmez. Hanidir hasretini çektiğimiz şöyle iyi bir bilim kurgu nihayet en yakın salonda bizleri bekliyor bu hafta.

Adını Yunan mitolojisinde ‘cennet’ anlamına gelen ‘elysium’ sözcüğünden alan film, seyircisini yaklaşık bir buçuk asır sonrasına fırlatıyor; 2154 yılındayız. Dünya gezegeni adeta can çekişiyor. Binalardan, betondan nefes alacak yer kalmamış. Parası olanlar, dünya dışında kurulmuş Elysium adlı uzay istasyonunda mutlu mesut bir şekilde yaşıyor. Orada artık ne hastalık var, ne savaş, ne de şiddet. Kanser bile olsanız, bir kapsülün içine yatarak saniyeler içerisinde sapasağlam ayağa kalkabilirsiniz.

Dünya’da ise üç kuruşa köle gibi çalıştırılan, asla ve kat’a Elysium’a gitme, en azından bir kerecik bile olsa bu ‘cennet’i görme şansları olmayan, alt sınıftan insanlar yaşıyor. Özetle, sınıf ayrımcılığı bir buçuk asır sonra en feci şekline kavuşmuş; insanlık adına utanç verici bu durum, kanıksanmış yaşam biçimine dönüşmüş. Dünya’da ölmekle yaşamak arasında sırf ‘nefes almak’ farkı varken, Elysium’da sonsuza dek yaşamak mümkün. Çocuk her yerde çocuktur derler, ama bu iki farklı yaşam alanında çocukların bile kıymeti aynı değil.

‘Yukarıdakiler, Aşağıdakiler’

Tabii bu hikayeyi takip edebilmemiz için, bir de ‘baş kahraman’ gerek. O da Max; yani Matt Damon. “Bourne” serisinden sonra benzer bir adrenalin taşıyan bu filmde Damon, Dünya gezegenindeki iş yerinde ölümcül dozda radyasyona maruz kalınca, kalan 3-5 günlük ömrünü Elysium’a bir şekilde sızıp tedavi olmaya adıyor. Oraya ulaşabilmesinin tek yolu, beynine kopyalanan özel bilgileri taşımaktan geçiyor. Elysium’da ise onu hayli çetin bir ‘ceviz’ bekliyor; Delacourt. Jodie Foster’ın soğuk ama göz kamaştırıcı duruşuyla ve kısacık saçlarıyla hayat verdiği bu unutulmaz karakter, Elysium’daki konforlu yaşamın devamını sağlamak ve oranın tek yöneticisi olmaya çalışmakla meşgulken, karşısına Max çıkıveriyor. Önce, Dünya’da atıl şekilde bekleyen eski bir ajanı devreye sokuyor Delacourt… Bu plan kar etmeyip de Max bir şekilde Elysium’a ulaşınca her şey rayından çıkıveriyor. Bu arada Max’in yanında, çocukluk aşkı ve onun lösemi hastası küçük kızı da var. Nitekim, finalde gözyaşı döktüren bölümler de, Max ile küllenmeyen aşkı arasında cereyan eden kısım.

Fakirlerin Dünya’dan Elysium’a göçünün yasalarla yasaklanmış olması, elbette seyirciyi can evinden vuran en sağlam detay. Ölmek üzere olan yoksulların ya da çocukların, bu şipşak tedaviye ulaşamadığını görmek, ‘zengin, egemen ve azgın’ sınıfa karşı olan öfkeyi ‘sinema koltuğunda’ da olsa kamçılıyor. Orta yaş üstü seyircinin aklına hemen 70’lerin o ünlü TV dizisi “Yukarıdakiler, Aşağıdakiler” (Upstairs, Downstairs) gelebilir. Gençlere ise şöyle bir örnek verelim, onlar ne demek istediğimizi anlayacaktır. Bir düğün düşünün. Dışarıda güvenlik güçlerinin şiddetinden ötürü insanlar kıvranıyor, ellerinden alınmak istenen bazı hakları uğruna protestolarda bulunuyorlar. Fakat görkemli bir sarayda gerçekleştirilen düğünün kalantorları, zenginleri, üst düzey devlet yöneticileri, dışarıdaki halkın sesinden feci şekilde rahatsız oluyor. “Elysium”dakilerin hali de bundan farklı değil. Velhasıl, gönlümüz film boyunca Dünya’da zulüm gören fakir insanlardan yana… “Elysium”u ele geçirmelerini, o refahtan belli bir zümrenin değil tüm insanlığın faydalanmasını arzuluyoruz. Eh bunu istemek de insanı ‘sınıfsal sisteme karşı’, ‘ayrımcılığa karşı’ hale getiriyor ister istemez…

elysium-sahne

Kayda değer bir yapım

Elysium uzay üssünün, Kubrick’in ünlü başyapıtı “2001: Uzay Yolu Macerası”na (2001: A Space Odyssey) göndermede bulunduğu film, post-apokaliptik set tasarımları, yüksek temposu ve şahane oyuncu kadrosuyla da yılın kayda değer yapımları arasına giriyor. Bu başarıda en büyük pay şüphesiz, yönetmen Neill Blomkamp’a ait. Görsel efektçi olarak yıllarca emek veren, kısa filmlerle piştikten sonra ilk uzun metrajı “Yasak Bölge 9”la (District 9) 2009’a damgasını vuran Blomkamp, dört yıl sonra gelen bu ikinci yapıtıyla, artık bilimkurgu türünün ‘sözü dinlenir’ yönetmenleri arasına girdiğini müjdeliyor. En iyi film dahil dört dalda Oscar’a aday olan ve halihazırda imdb’nin Top 250 listesinde de yer alan “Yasak Bölge 9”un ardından, 100 milyon dolarlık bütçe ve büyük starlarla yola devam eden Blomkamp, beklenti çıtamızı bir kademe daha yükseltiyor. Bu arada “Yasak Bölge 9”u bilenler, “Elysium: Yeni Cennet”teki Kruger karakterine dikkat etsinler. Karizmatik oyuncu Sharlto Copley’in burada da starlar arasında kaybolmadan parladığını görecekler.

‘Bourne’ ayarında bir Matt Damon’ı, Jodie Foster’ı, dahası iyi bir bilim kurguyu özleyenler ve nasıl olur da aksiyon dolu bir bilim kurgu gözyaşı da döktürür diye merak edenler, bu hafta hangi filme gideceklerini biliyor…

Yazan: Okan Arpaç

Bu senenin en iddialı filmlerinden ‘Elysium: Yeni Cennet’ çok konuşulacak gibi görünüyor. About.com’un aktardığı basın toplantısında Jodie Foster ve Matt Damon, uzun zamandır yönetmen Neill Blomkamp’la çalışmayı beklediklerini itiraf ediyor. Çeviren: Belgin Elçioğlu

Bu film hakkında ketum davrandınız. Şimdi neler diyebilirsiniz? Zengin-yoksul düzleminde yeni ne söylüyor?

Neill Blomkamp: Filmde, yörüngede bulunan ve içinde zenginlerin yaşadığı bir uzay istasyonu var. Dünya terk edilmiş durumda. Matt Dünya’da, Jodie ise uzay istasyonunda yaşıyor. Filmde, zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumun gittikçe derinleştiğini görüyoruz. Ama umuyorum, öyküyü gerçekten bilim kurgu-gerilim formatında yansıtabilmişizdir. Filmde temaları çok abartıya kaçmadan oldukça gerçekçi bir şekilde ele aldığımızı düşünüyorum.

Jodie Foster: Hem sosyopolitik eleştiri getiren, hem de duygusal ve hareketli öğeler barındıran zekice bir film yapmak çok zor. Neill tam olarak bunu yaptı. Bu film Yasak Bölge 9’dan çok farklı ve bazı konuları çok farklı şekilde ele alıyor ama hassasiyetler aynı.

Matt Damon: Çok anlamlı bir film. Neill ile ilk tanıştığımda bana şöyle demişti: “Güney Afrika’da büyüdüm, 18 yaşına geldiğimde Kanada’ya göç ettim. O yaşta üçüncü dünya ülkesinden Kanada’ya gitmek dünyaya bakışımı tamamen değiştirdi.” Bilim kurgu dünyasını çok seviyor ve düşündüklerini bu şekilde ifade ediyor.

Bu distopik bir fantezi

Sizce 2154’te dünya nasıl olacak? Neill Blomkamp: Biz bu filmde bilim kurgu için bilim kurgu yaptık. Burada konu bilim değil. Daha ziyade, hayal gücünü kullanarak durumun gelecekte nereye varabileceğini tahmin etmeye çalışmak. Elysium 2154 yılını gerçekçi bir şekilde hissettiriyor mu? Muhtemelen tamamen gerçekçi değil. Yarı gerçekçi olabilecek öğeleri var. Asıl önemli olan, temanın görsel öğelere ve bir fikre dönüştürülme şekli.

Jodie Foster: Bütün hayatlarını 40, 50, 60, 100 yıl sonra neler olacağını anlamaya çalışarak geçiren pek çok fütürist var. Bilim kurgunun harika yanı bu işte. Mesela 15 yıl önce yapılan Matrix’e baktığımızda, bunu şu anda yaşadığımızı görüyoruz. Tabii ki orada mecazi olarak ele alınmış ve farklı bir uç noktaya gitmişti ama şu anda gerçekten de sanal hayatlar yaşıyor ve tüm bağlantılarımızı sanal yolla kuruyoruz. Artık fiziksel temas yok. Ama daha bunların hiçbiri ortada yokken Matrix’te bu sonuca varılmış olması bence çok etkileyici.

Matt Damon: Dünyanın 140 yıl içinde geleceği noktanın Neill’ın düşündüğü gibi olacağını sanmıyorum. Bu distopik bir fantezi. Neill’ın büyüdüğü ülkeden ve şu anda yaşadığı ülkeden baktığında, ekonomik açıdan derinleşen uçurum konusunda yaptığı bir düşünce jimnastiği. Şu anda olanlar 140 yıl daha devam ederse neler olur konusunu ele alıyor.

Çekimlerde neler öğrendiniz?

Matt Damon: Ne zaman çok iyi bir yönetmenle çalışsam çok şey öğrenirim. Bu filmde de pek çok şey öğrendim. Neill’ın ele aldığı detaylar olağanüstüydü. İlk tanıştığımızda bana çizgi romanın yanı sıra silah sistemleri ve araçlarına dair başka bir kitap da verdi. Bunlara baktıktan sonra eve gittiğimde eşime “Bu filmi asla kaçıramam” dedim. O dönemde bütün hayatımızı filme göre düzenledik. Canlandırdığınız karakterler hakkında neler söyleyeceksiniz?

Matt Damon: Dünyada yaşayan ve herkes gibi bir gün Elysium’a gidebilmeyi uman bir adam.

Jodie Foster: Ben politik bir figürü canlandırıyorum. İlgi alanım, ortamın saflığını korumak ve o sinir bozucu dünyalılardan kurtarmak.

Sizin sunduğunuz gelecek seyirciye umut verecek mi?

Neill Blomkamp: Hayır. Mesela Dünyalar Savaşı’na bakın. Ütopik ve distopik bilim kurgu arasındaki çekişme son derece eşit bir denge halinde. Belki şimdi daha az ütopik bilim kurgu var ama kötü versiyonlar uzun bir süredir yapılıyor zaten. Belki ütopik unsurların bazılarının yeniden getirilmesine ihtiyaç vardır. Gerçek spekülatif bilim kurgu hayranları yine bunları izlemek istiyor. Neden daha fazla transhümanizm görmüyoruz ve sinema açısından elimizdeki tüm fırsatların farkında değiliz? Durum sıkıcı, çünkü çatışma yok. Ütopik öğeyi koruyup çatışma içerecek şekilde senaryolar yazmanın bir yolu bulunsa, ortaya çıkacak çalışmalar beğeniyle seyredilecektir. Hangisinin doğru olduğunu şu an bilemiyorum.

Oyunculuk açısından soracak olursak, karakterlerinizi bulabilmek için kullandığınız anahtar faktörler neler oldu?

Jodie Foster: Oldukça zordu. Bilemiyorum. Film çekerken aradığımız ya da yapmaya çalıştığımız şeyler oluyor. Sonra filmi seyrettiğimizde sonuçta tamamen farklı bir şeyin ortaya çıktığını görüp şaşırabiliyoruz.

Matt Damon: Zor bir soru. Benim canlandırdığım karakter ölmek üzere. Onu yaptıklarının pek çoğuna yönelten şey muhtemelen bu zaten. “Burada ne düşünüyorum?” “Ne diyorsun sen, görmüyor musun, ölüyorsun” gibi bir şey.

Güney Afrika’da büyümüş bir yönetmen

Canlandırdığınız karakterin görünüşü konusunda ne düşündünüz?

Matt Damon: Neill’ın bana verdiği çizgi romanda Max karakterinin resmi vardı. Dış görünüşü çok özeldi; tıpkı Neill’ın yarattığı dünyanın her parçası ve her ayrıntısı gibi. Çizgi romana baktığımızda, filmin son halinin nasıl görüneceğini anlıyoruz. Tabii filmde çok daha fazla ayrıntı göreceğiz. Ama Max kendine özgü bir görünüşe sahip. Hapishanede kalmış. Saçları tamamen kazınmış, dövmeli ve kaslı bir adam. Daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştım. Silah bendeki katalogda vardı. Neill ve WETA atölyesindeki diğer arkadaşlar, diğer bütün silahlar gibi bunu da ayrıntılı olarak düşünmüştü. Bazılarında, şu an yaşadığımız dünyada mevcut olmayan batarya kutuları ve gelişmiş silahlar vardı. Bunları sette görseniz, “Bu korkunç silahları bir gün biri icat edecek” diye düşünürdünüz.

Daha yüksek kare hızlarının kullanılması ve 2D’ye kıyasla 3D konusunda neler söylersiniz?

Neill Blomkamp: Bu çok karmaşık bir tartışma. Şu anda kare hızı 48 olan bir filmde görünen altı aylık bir çocuğu düşünürsek, bu çocuk 20 yaşına geldiğinde bu görüntülere, sizin 24 kare hızındaki HD görüntülere aşina olduğunuz derecede aşina olacaktır. Bu büyük oranda kuşaklarla ilgili bir durum. Ama bizim yaşımızdakiler için, 48 ya da 60 kare hızı, bizi durumdan uzaklaştıran ‘uzaylı düzeyinde’ bir kalitedir. Bir tür hiper-gerçeklik. Bana sorarsanız benim hoşuma gitmiyor. Ben saniyede 24 kare hızını seviyorum. 2D mi, 3D mi diye sorarsanız tercihim 2D. Tabii bu benim şahsi fikrim.

 

Kaynak: mybilet

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir